31 Mart 2012 Cumartesi

HZ.MEVLANA DAN GÜZEL BİR ÖĞÜT...




Huysuz adamın biri bir gün herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker.
 Yoldan geçenler her ne kadar “Bunları buradan sök at” dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. 
Yine kendi bildiğini okur.... 
O dikenli çalılar büyür yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder.
 O yoldan geçenler perişan olur.

Bu durum valiye kadar intikal edince vali onu yanına çağırır. 
Dikenleri sökmesi için emreder. 
O da sökerim diye söz verir;
 ama bugün yarın diye ertelemeye devam eder.
 Ne sökmem der ne de sökmeye teşebbüs eder. 
Bir gün vali onu yanına çağırır;
 “Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula!” diye sıkı sıkı tembihler.
 Ağır ikazlarda bulunur. 
Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: “Önümde hayli günler var. 
Merak etme nasıl olsa günün birinde sökerim.
” Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. 
Ama adam sözden anlamaz.
 Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. 
Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken 
zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve;
 “Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun 
ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. 
Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor.
 Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. 
O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı.
 Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. 
Sen kendi tabiatından hastalandın da duygusuzluğun yüzünden habersizsin.
 Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun.
 Sen şu dikeni gül fidanı haline getir. Gül fidanı ile onu aşıla. 
Böylece sendeki dikenler gül fidanı haline gelsin. 
Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.”
Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki:

“Nefsinin ateşi söndüren sonra, gönül bahçesine dikersen biter.
 Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. 
Sözün kısası; işini yarına bırakma. 
Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma.
 Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.

Beden ağacının köküne kurt düştü.

30 Mart 2012 Cuma

HAYIRLI CUMALAR..




Allahü teala cennetin kapılarından birini açık bırakmış, diğerlerini kapatmıştır. Açık kalan tek kapı, Peygamber efendimizin kalbidir (sallallahü aleyhi vesellem). Onu tasdik etmeyen kim olursa olsun asla cennete giremez. Çünki anahtar ondadır. Cennetin kapısından, peygamber efendimize imanı olan girer. Peygamber efendimize zerre kadar benzemek, bütün dünya ve ahiret lezzetlerinden, nimetlerinden  daha tatlıdır, daha üstündür. Peygamber efendimizin esas vazifesi islamiyeti Allahın kullarına öğretmek idi. Kim islamiyeti yaymak için uğraşırsa büyük nimete kavuşur.
 

27 Mart 2012 Salı

HİKMETLİ SÖZLER..



 Başında ağaran saçlar, nefsinin ateşini söndürmeli. Başında beyaz saçların yanmasıyla, senin gecenin başladığını anla. (Çünkü bunlar, ölümün habercileridir.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarına indikten sonra, nasıl rahat yaşarsın, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir. İnsanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır.

26 Mart 2012 Pazartesi

DAYAN KALBİM



Seni dağladılar, değil mi kalbim, 
Her yanın, içi su dolu kabarcık. 
Bulunmaz bu halden anlar bir ilim; 
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.  

Sensin gökten gelen oklara hedef; 
Oyası ateşle işlenen gergef. 
Çekme üç beş günlük dünyaya esef! 
Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!  

NFK.

25 Mart 2012 Pazar

DÜNYA MAYIN TARLASIDIR....


Allahü teâlâ, Cenneti, isteyene verir, istemeyene zorla vermez.
Dünya hiçtir, ona kıymet verip peşinden koşan da hiçtir. Dünyanın, Allah indinde hiç kıymeti yoktur. Hadis-i şerifte, (Bu dünyanın, Allah indinde sivrisineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi) buyuruluyor.
Bir kalb, dünyayı yani nefsin arzularını severse hasta olur. Kalbin hastalığı dünyayı sevmektir, bu da, günahların başıdır. Yoksa sevgisi kalbe girmedikçe, çok kazanmak kötü değildir.
Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bir yere gider. Bakar, tarifi mümkün olmayan muazzam bir saray var, sarayın penceresinden de biri, yanık yanık şiir okuyor. Şiirin bir yerinde, (Bu saraya gam girmez, kasvet girmez, üzüntü girmez) diyor. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Allah Allah, bu ne biçim saray) der. Derken, seneler sonra, yine bu sarayın yanından geçer. Bir de ne görsün, saray gitmiş, pencereler yıkılmış, harabeye dönmüş. Kapıyı çalar, bir deri bir kemik, cılız bir ihtiyar kapıyı açar. İçeriye girince, duvarların karardığını, kapıların çürümüş olduğunu görür. İhtiyara der ki:
- Ben buradan seneler önce geçmiştim. Burası şahane bir saraydı, ama şimdi viraneye dönmüş. Biri de pencereden yanık yanık, (Bu saraya gam girmez) diye şiir okuyordu. Bu saraya ne oldu, o şiir okuyan nerede?
İhtiyar şu cevabı verir:
- O şiiri okuyan bendim. Bu sarayın sahipleri öldü. Sahipleri ölünce, kimse ilgilenmedi, bakımsızlıktan harap oldu. Şunu anladım ki, bu dünyaya iyilik etmeye kalkan, ondan kötülük görür. Bu da, benden sana bir nasihat olsun!
Çünkü bir şeyin hamuru ve yaratılışı neyse, ne kadar zaman geçse, o yine aynıdır. Hiçbir zaman, yılan kedi olmaz, kedi de insan olmaz. Dünya da böyledir, âhiretin zıttıdır. Daima insanın nefsini azdıran, şeytanın dostu olan nesneleri barındırır. Bu mayın tarlasından ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere sevgisi olan kurtulur. Yalnız ibadetle kimse kurtulamaz. İbadeti şeytan da, nefis de yaptırır, ama büyüklerin sevgisi, dünya sevgisinin panzehridir. İbadet zaten vazifemizdir, ama insan ancak, sevgiyle kurtulabilir. Allah’ın ve Resulünün sevgisi, büyüklerin sevgisi, dünya sevgisini yok eder. Dünya sevgisi gidince de, insan kurtuluşa erer.



24 Mart 2012 Cumartesi

Allahü teâlâ’nın bir kulunu kabul ettiğinin âlâmeti, onun sevgili bir kulu tarafından kabul edilmesidir




Bir insân bir işin delisi olmazsa, veli’si olamaz.
         Dünyâ aldatıcı bir bez parçasıdır. Birçok insanların peşinden koştuğu, milyarlarına milyarlar kattığı dünyâ meta-ı gurur’dur, aldatıcıdır....
         Büyükler buyuruyorlar ki; "Herkes bir sefere giderken yanına, yolda lazım olan ve gittiği yerde lazım olacak olan eşyaları alır, gerisini almaz. Karyolasını, koltuklarını taşımaz. İhtiyaç olmayan bir nesnenin taşınması ahmaklıdır. Ancak kendine lazım olan ve lüzumlu olan eşyayı yanına alır.  Hepimiz ahiret yolcusuyuz. İnkârı mümkün değil... O halde dünyâdan, yolda lazım olanları ve gideceğimiz yerde lazım olacakları tedarik etmeğe uğraşmalıyız. Orada lazım olmayacak bir şeyle uğraşmak ahmaklıdır.  Sahib olduklarımız, ahiret niyetiyle olursa hepsi sefere aiddir. Nefis için düşünülürse, dünyâya aiddir, on para etmez"...    Demek ki, herkes sefere çıkarken yolda ve gittiği yerde lazım olan eşyayı alır. Daha fazlasını alması ahmaklıkdır. Hepimiz ahiret yolcusuyuz, bize, gittiğimiz yerde ve yolda lazım olanlar fâidelidir, bunun dışındakiler ahmaklıkdır. Bunun dışındaki kazandığımız dünyâlıklar, ahiret niyetiyle, Allah rızası için kazanmak ve Allah rızası için sarf etmek niyetiyle uygundur ve muvaffıkdır. Aksi halde nefs düşüncesi ile elde edilenlerin hepsi sakatlıkdır. İşte hayat budur, islâmiyet budur. 
        Başarının sırrı yapmak değil sormakdır. Abdülhakim efendi hazretleri, bir talebesine; "soracak kimse bulamazsan git ağaca sor, kendi kendine yapma" buyurmuşlar.
         Büyükler buyuruyorlarki; "Bir insânı, Allahü teâlâ’ nın sevgili kulunun kabul etmesi, onu, Allahü teâlâ’nın da kabul ettiğine âlâmetdir.  Allahü teâlâ’nın bir kulunu kabul ettiğinin âlâmeti, onun sevgili bir kulu tarafından kabul edilmesidir". 


BEN HAKLIYIM DİYEN HELAK OLDU..



iki ilaç varki, bir tanesi ebedi cehennemden kurtarır, bir tanesi de hesapsız cennete götürür. Birinci ilaç, Lâilâheillâllah muhammedürresulullah. Bu kelime-i tevhidi söyleyen ve inanan cehennemde ebedî olarak yanmaz. İkincisi de, istiğfardır. Buyuruluyorki; istiğfar her derde devadır, son nefeste imanla gitmeye sebep olur.
     Tövbenin iki ana unsuru vardır. Biri hatasını kabul emek, ikincisi de pişman olmaktır.
Büyükler buyuruyorki, Ben haklıyım diyen herkes ahirette pişman olacaktır. Haklı olduğu halde haksızım diyenlerin cennete gireceğine kefilim buyuruluyor. Haksız olupta haklıyım demek ise büyük felakettir.  İki felaket vardır ki; Bu kötü huylar kimde varsa çok fenadır. Biri inat, biri de kibirdir. Ben haklıyım demek ve kendini başkasından üstün görmek... Bunlar mümin olmaya engeldir, son neftse imansız gitmeye sebeptir..
      Dinimiz iki temel üzerine oturmuştur: biri sabır, diğeri şükürdür.
      Namazda Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi vesellem) selam veriyoruz. Evliyanın isimlerinin anıldığı yere ruhları geldiği gibi, Peygamberlerin de gelir. Biz O’na selam verdiğimiz zaman Peygamber efendimiz o namaz kılanın önünde tecessüm edip, kim bana selam veren diye o selam vereni hafızasına alır. Vefat ederken de tanır. Kabrde de tanır ve kabre girince bize hoş geldin der...  zaten bu da yeter.
     Kabrde hoş geldin denilmesi çok mühimdir, bu söze muhatab olabilecek şekilde yaşamamız lazımdır, bunun içinde her saniyenin kıymetini bilmeliyiz. Niyetimizi düzeltmeliyiz, sevilip-sevilmeyecekleri iyi bilmeliyiz... ne ektiğimizi ve ne biçeceğimizi iyi hesab etmeliyiz... akıllı tüccar gibi olmalıyız.    
      Herhangi bir insana bir iyilik etmek,  gökten lamba olarak yere inse, bu iyilikten hasıl olan nur o kadar parlaktır ki; güneş onun yanında çok sönük kalır. Hele bu hizmet ile bir insanın hidayetine sebeb olunursa kıymeti hiç ölçülemez.

23 Mart 2012 Cuma

HAYIRLI CUMALAR..




 Hadis-i şerifde; (Cuma, dünyada ve Cennette mü’minlerin bayramıdır) buyuruldu.
      Mümin güneş gibidir. Sararıp- solarak batar ama doğduğunda (ahirette) göz kamaştırır.
      Mevlana Halid-i Bağdadi  Hazretleri kuddise sirruh buyuruyor ki; Eğer bir toplulukta, bir cemaatin içinde Allahu tealanın sevdiği beğendiği razı olduğu kabul ettiği bir tek kişi varsa Allahu Teala o bir kişi hürmetine hepsini afveder... Hak kapısında ehil nâ ehil beraberdir. Bu yolun büyükleri kendilerine bağlı olanlardan gâfil değildir. Onlara kimse kafa tutamaz. Onlara kafa tutanın işi de, başı da, saâdeti de gider. Evliyânın kalbleri, ilâhî nûrların çıkıp geldiği kaynaklardır. Onların hoşnut olduğundan, Hak teâlâ da hoşnuttur. Onların kalblerinde yer eden, büyük devlete kavuşmuştur.
    Kimler dünyada birbirini severse, birlikte olursa, ahirette de birlikte olacaklardır.  Ahiretde kimlerle beraber olmayı, nerde olmayı istiyorsak bunu dünyada iken seçip, karar vermemiz lazımdır.  Yâni; Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir.

22 Mart 2012 Perşembe

NEVRUZ,HIDIRELLEZ VE MİHRİCAN GÜNÜ..


Bir nebze Nevruz kutlamalarından bahsetmek istiyoruz efendim... “Nevruz”un lügat
manası “Yeni gün” demektir. İslâmiyyetten önce İran’da Mecusilik ve Zerdüştlük inançları yaygındı.
Îrân’da ilk hükûmet kuran Pişdânîoğullarının dördüncü hükümdârı olan Cemşid sekiz yüz sene saltanat
sürmüş, beş yüz sene Îrân’da kimse hasta olmamış. Bunun için, milleti kendine taptırmıştır. Martın
yirmibirinci günü tahta çıktığı için, bugüne Nevruz diyerek yılbaşı ve dînî bayram yapmıştır. Îrân’da
bugün de kutlanmaktadır.
Bazı kimseler, Îrân’da ve başka İslâm memleketlerinde, İslâmiyet’ten önce yaşamış olan kâfirlerin
âdetlerini, tapınmalarını, bugün meydâna çıkararak, ecdâd yâdigârı diyor, millete bunları yaptırıp,
dinden çıkarıyorlar...
Ateşin üzerinden atlamak, yumurta boyamak veya tokuşturmak, yeşil semeni, yani cücertilmiş
buğday vb. Nevruz’da yapılan geleneklerdendir. O gün, Mecûsîlerin yanına gidip, onların yaptıklarını
yapmak küfürdür. O gün, bayram yapan Müslümânın îmânı gider de haberi olmaz... Peygamber
efendimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır:
(Ben size iki bayram getirdim. Biri Ramazan diğeri Kurban’dır. Mecûsilerin bayramını kutlamanız, size
Allahü teâlâ tarafından yasak kılındı.)
ÖNEMLİ BİR ÖLÇÜ!..
Şunu unutmamak lazım ki, İslâmiyette, güneş yılının ayları içinde yâni miladi yılda, mübârek gün
yoktur. Kutlanan günlerin İslâmiyetle ilgisinin olup olmadığında bu önemli bir ölçüdür. Müslümanların
kutladığı bayramlar, mübârek günler ve geceler hep hicri aylara göredir. Bunun için de yerleri sabit
değildir, her sene on gün önce gelir.
Bütün bunlardan açık bir şekilde anlaşılıyor ki, mart ayının yirmi birinci günü olan Nevruz, mayıs
ayının altıncı günü olan Hıdırellez ve eylülün yirminci günü olan Mihrican günü, dinimizin bildirdiği
mübârek günlerden değildir. Bunun için Müslümanlar, asırlardan beri bu günlere hiçbir değer
vermemiş, bunları mübârek gün sayıp kutlamamıştır...
Nevruz’u mübarek gün kabul etmek dinî bayram olarak kutlamak bid’attir. Bid’at, sonradan yapılan
şey demektir. Peygamber efendimizin ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra
dinde meydana çıkarılan, ibâdet olarak yapılmaya başlanan şeylerdir.
Bid’at üç çeşittir: 1- Dinin küfür alâmeti olarak bildirdiği bir şeyi ibâdet olarak yapmaktır. Zaruret
olmadan, dinin küfür saydığı bir bid’ati işleyen kimse dinden çıkar. 2- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği
inanışlara uymayan inanışlar. 3- İbâdet olarak yapılan yenilikler, reformlar, amelde bid’at olup büyük
günahtır. Değişiklikler, ibâdetlerde değil de âdetlerde olursa günah olmaz. Meselâ, kravat takmak,
masada yemek, çatal, kaşık kullanmak vb. şeyler günah değildir. Çünkü, bunlar ibâdet değil, âdettir
ve kullanılmaları mubahtır...
Küfür bulaşığı olan günah!..
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: “Eğer Allahü teâlâ size iki nimet vermişse başka hiçbir şey
istemeyin. Hepsi bu iki nimet içindedir. Birincisi; Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmaktır. İkincisi;
size Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını öğreten zata inanmak, onu sevmek ve onun izinde gitmektir.
Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki: (Benden sonra ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunun
yetmiş ikisi cehenneme gidecektir.) Cehennem günahkârların yeri değildir, cehennem itikadı bozuk
olanların ve imanı olmayanların yeridir. Günahı olanlar da cehenneme girecek ama işledikleri
günahlarda, amellerinde küfür bulaşığı olanlar o küfür bulaşığı temizleninceye kadar orada kalacaktır.
O küfür bulaşıkları nelerdir? Kâfirlerin Noelleri, bayramları canı gönülden kutlanırsa bu bir bozukluktur
ve bu bulaşığın temizlenmesi lazımdır. Çünkü cennet küfrün olduğu yer değildir. Cennet temizlerin
yeridir. Bu küfür bulaşığından temizlenmek şarttır. Ya tövbe edecek veya ateşte bir miktar kalacaktır.”


AHMET DEMİRBAŞ

MÜSLÜMAN GÜLERYÜZLÜ TATLISÖZLÜ OLUR...


Müslüman güleryüzlü tatlısözlü olur.
    Peygamberimize (Sallallahü aleyhi vesellem) sordular: Ya resullallah Müslüman nasıl olur? Peygamberimiz Sallallahü aleyhi vesellem buyurdularki; Müslüman güleryüzlü tatlı sözlü olur...  Güler yüz ve tatlı sözün islamiyetin, dinimizin yayılmasında mühim yeri vardır. Böyle olmayan insanlar dîne fazla faydalı olamazlar. Daima tatlı sözlü ve güleryüzlü olmak Müslüman olmanın birinci alametidir. Bazı insanlar çok hassastır, çok duygusaldır. Ona bir sert bakarsanız kalbi kırılır, üzülür. 

21 Mart 2012 Çarşamba

ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK DİNİMİZİN İKİ TEMEL ESASIDIR...


 Bir talebe dinini öğrenmek için, hatta dininden bir mesele öğrenmek için evinden çıksa, dinini öğreneceği zatın evine gidinceye kadar, (bu şerefli kul benim üstüme bassın diye), o yola melekler kanatlarını döşer. Bu iltifat, bu sevab, dinini öğrenmek için giden kişiye verilmektedir. Ya öğretmek için giderse,.. yani birine bir kitab verirse, veya kitab verilmesine sebeb olursa, yani birisi onun elinden dinini öğrenirse ona verilen sevab daha fazla olacaktır. Gökteki kuşlar, karadaki hayvanlar, denizdeki balıklar bunun için (afvet bu kulunu diye) istiğfar ederler. Bizim dinimizin iki esası vardır; biri öğrenmek diğeri öğretmekdir. Dinimizin en büyük düşmanı cehalettir. Onun için nerede ilim varsa din oradadır, nerede din varsa ilim oradadır. İlimsiz din olmaz. Onun için ilim öğrenmek çok büyük ibadettir çok büyük sevabtır.
         Bir mümin gece yatmadan evvel biraz ilim tahsil etse, biraz kitab okusa, biraz ilim öğrense, sabaha kadar ibadet sevabı verilir. Mesela, birazda çocuğuna kitabı verip, yavrum oku da dinleyelim dese, o evdekilerin hepsi sabaha kadar ibadet sevabına kavuşurlar.  Elden ayaktan düştüğümüz zaman, yani musalla taşına konulduğumuz zaman, ne namaz kalır, ne oruç kalır, ne ilim kalır, ne öğrenmek kalır... Kefenle birlikte defterler kapanır. Ancak sadakayı cariye dediğimiz, bizim sebebimizle bir hayırlı iş olmuşsa ne ala,.. Bir şeyler öğretmişsek, iyi bir evlat, iyi bir talebe, iyi bir hizmet eğer varsa, bunlar öldükten sonra da sevab yazdırmaya devam eder, asıl mesele budur... Yoksa ben ihtiyarlayınca, elden ayaktan düşünce kenarda varlıklarım olsun, yedek akcem olsun, kiralık evlerim olsun diye fâni bir dünya için yatırımı düşünen bir müslüman nasıl olur da öldükten sonrası için yatırımı düşünmez, buna akıl ermiyor. Ki o dünya yatırımlarına kavuşacağı da belli değildir.   Müslüman akıllı tüccar gibi olmalıdır.
      

20 Mart 2012 Salı

KALP KIRMAK...

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kalb, Allahü teâlânın komşusudur. Allahü teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, asi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü, asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü teâlâyı en ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü, Allahü teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik Maliki, sahibi olan efendinin şanını, büyüklüğünü düşünmelidir. Onun mahlukları, ancak izin verdiği, emir eylediği kadar kullanılabilir. İzni ile kullanmak, onları incitmek olmaz. Hatta, onun emrini yapmak olur. (C.3, m.45)
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin vasiyetnamesinin son satırı ise şöyledir:
Hiç kimsenin kalbini incitmeyin.
Yunus Emre diyor ki:
Tevazu ile gelsin, kimde erlik var ise. 
Merdivenden iterler, yüksekten bakar ise.
Kim ki yüksekte gezer, er geç yolundan azar 
Dış yüzüne o sızar, içinde ne var ise. 

Aksakallı bir koca, hiç bilmez ki hal nice 
Boşa gitmesin hacca, bir gönül yıkar ise. 
Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı 
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise. 
Bir kez gönül yıktınsa kıldığın namaz değil, 
Yetmiş iki millet de yüzünü yumaz değil. 
Yol odur doğru vara, göz odur Hakkı göre, 
Er odur yerde dura, üstten bakan göz değil. 

Doğru yola gittinse, er eteğin tuttunsa, 
Bir tek hayır ettinse, biri bindir az değil. 
Yunus sözleri çatar, balını yağa katar, 
Çok kıymetli mal satar, cevherdir o, tuz değil

19 Mart 2012 Pazartesi

BİR BABA KIZINI EVLENDİRECEĞİ ZAMAN...




Kızını evlendireceği erkeğin salih Müslüman olmasına, Ehl-i sünnet itikadında olmasına, namaz kılmasına, içki içmemesine yani İslamiyet’e uymasına ve nafaka kazanacak kadar iş sahibi olmasına dikkat etmeli. Kızını bu vasıfta olan ile evlendirmeyen, evladını felakete sürüklemiş, Cehenneme atmış olur.


Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kızını fasık bir erkekle evlendirene, her gün bin lanet iner, onun ibadetleri ve duası kabul olmaz, farz ve nafilesi makbul değildir.) [Şir’a şerhi] [Fasık, açıktan günah işleyen demektir. Mesela namaz kılmayan, tesettüre riayet etmeyen fasıktır.]

(Kızını veya aile fertlerinden birini içki içene veren, onu ateşe atmış olur.)
 [Deylemi]

(Fasık erkekle evlenmeye razı olanın, kabrinden kalkarken alnında, "Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiş" yazısı bulunur.)
 [M.Cinan]

(Kızını evlendirmek, onu elden çıkarmak demektir. O halde kızınızı evlendirirken nereye verdiğinize dikkat ediniz!)
 [Beyheki]

(Kızını fasıka veren, Allahü teâlânın emanetine hıyanet etmiş olur. Emanete hıyanet edenin gideceği yer, Cehennemdir.)
 [S. Ebediyye]

(Kızını fasıka veren kimse, melundur.)
 [S. Ebediyye]

(Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!)
 [Şir’a]
 

18 Mart 2012 Pazar

SÖZÜN ÖZÜ....

İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar. Herkeste kusur görür, kendine kör bakar.
Bil ki; neye nasıl bakarsan,
O da sana öyle bakar...

GÜNDEMİN KIRINTILARI

GÜNDEMİN KIRINTILARI... 
Kıvanç Tatlıtuğ, oyunculuk için etek bile giyermiş... 
Bu oyunculuk nasıl bir şey ki; 
Erkekler etek giymeden, kadınlar etek çıkarmadan yapılmıyor... 
... 
Türkiye Rusların ikinci vatanıymış... 
Ruslarla evlilik istatistiklerine göre “ana” vatanı... 
... 
“Nasıl zengin olunur” kitabının yazarı iflas etmiş... 
“Nasıl zengin kalınır” kitabını yazmayı unutunca... 
... 
Erkekler kadınlardan daha iyi duyuyormuş... 
...Ve daha iyi duymazlıktan geliyor... 
... 
Sol çıkış arıyormuş... 
Solun problemi çıkış halbuki... 
‘Sol’dan çıkış...  

TÜRKİYE GAZETESİ ÖMER SÖZTUTAN IN KÖŞESİNDEN

HAYATA DAİR..

HAYATA?DAİR... 
-Umudun tanımına giren iki şey vardır: Zaman ve gelecek... Umut ne dündür, nede şimdi... O hep yarınlarda yaşamayı sever... 
... 
-Asılmakta olan kişinin bile, ip kopacaktır diye bir umudu vardır... 
... 
-İnsan için, hayatı akışına bırakmak; çabasız, amaçsız ve atılımsız duruma gelmek demektir... 
... 
-Hiçbir zaman olamayacak birşeyi ısrarla umut etmek, insanı devamlı bir karamsarlığa sürükler... 
... 
-Umut; umut edilen şeyin, olabilirliği oranın?da mutluluk kaynağı olur... 
... 
-Umut; büyük bir canlılık, duyarlılık ve olumlu düşünce üretimiyle oluşan bir değişim isteğidir... 
... 
-Umut; varlıklı bir kişi için belki, yemeğin üstüne yediği tatlı olabilir... Ancak bir yoksul için kuru bir ekmek parçasıdırda... 
... 
-Yaşanan gün nasıl olursa olsun, beklenen gün herzaman daha güzeldir... Çünkü insanın geçmişi hep kayıplarla, geleceğide hep umutlarla do?lu?dur... 
... 
-İyice düşünüp karar verin... İstediğiniz nedir?... Silik, beklentisiz, havanın esişine, suyun akışına bırakılmış bir hayat mı?... 
... 
-Umut bir yerde de duyulan değişim isteğidir ve insanın yarınlarına borçlanmasıdır... 

(...H. Benazus) 

TÜRKİYE GAZETESİ öMER SÖZTUTAN IN KÖŞESİNDEN

17 Mart 2012 Cumartesi

SABIR...



Kavağın yanında bir kabak filizi boy göstermiş Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış Yağmurların ve güneşin etkisi ile müthiş hızla büyümüş ve neredeyse, kavak agacıyla aynı boya gelmiş Birgün dayanamayıp sormuş kavağa:
- Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
- On yılda demiş kavak
- On yılda mı? diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak
- Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak
- Doğru! demiş ağaç ''Doğru!''
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak, önce üşümeye başlamış sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış
Sormuş endişeyle kavağa:
- Neler oluyor bana ağaç?
- Ölüyorsundemiş, kavak
- Niçin? diyerek devam ettirmiş sorusunu, 
Ağaç:
- Benim on yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın için


16 Mart 2012 Cuma

HAYIRLI CUMALAR



Eğer dualarımızın kabul olmasını istiyorsak, birinin duasını almamız, sevindirmemiz lazımdır.
Mısırda kıtlık olmuş, yağmurlarda yağmıyormuş... herkes yağmur yağması için çare arıyor ve dua ediyor, buna rağmen yağmur yağmıyormuş. Mübarek bir zat, bir gün camide cemaatin arasında, ben bunun çaresini biliyorum, yağmur nasıl yağdırılacağını biliyorum demiş. Herkes sadaka versin, sonra dua kabul olur demiş. Benim bu cübbemden başka birşeyim yok, ben cübbemi veriyorum deyip cübbesini çıkarmış koymuş, herkes nesi varsa vermişler, bunları fakirlere dağıtmışlar. Sonra dua etmişler. Ellerini açıp; "Yarabbî senin kullarını sevindirdikten sonra yapılan duayı kabul edeceğini buyuruyorsun, biz senin fakir kullarını sevindirdik yarabbî" derken masmavi gökyüzü simsiyah bulutlarla dolmuş ve hemen yağmur başlamış.. Eğer dualarımızın kabul olmasını istiyorsak, birinin duasını almamız, birini sevindirmemiz lazımdır. Bir mübarek zâta gelip, efendim çocuğumuz çok hasta, şifa bulması için dua edermisiniz demişler. O zât, şurada fakir biri var, evvela onu sevindirin, sonra gelin buyurmuş. Fakir sevindirildikten sonra yapılan dua ile çocuk sıhhatine kavuşmuş. Allahü tealanın duamızı kabul etmesi için, bizi sevmesi için, kullarını sevindirmemiz lazımdır.
    
Allahü tealaya emanet olunuz efendim.

15 Mart 2012 Perşembe

14 Mart 2012 Çarşamba

HANGİ KİTABA İTİBAR EDİLİR.

Sual: Bir din kitabına itibar edebilmek için, mutlaka önceki asırlarda yazılmış kitaplardan nakli esas alması mı gerekir? Bu kitaplarla günümüzde yazılanların farkı ne?
CEVAPII. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesiyle, din işlerine de fesat karıştı. İttihatçı olan din cahilleri ve masonlar, din işlerinde yüksek mevkilere getirildi. İlk iş olarak, Abdülhamid Han’ın son şeyhülislamı Muhammed Ziyaüddin efendi, vazifesinden alındı. Bu yüksek makama, 1910’da Musa Kazım getirildi. Bu zat, ittihatçı ve masondu. Bunun gibi, İslamiyet’e uymayan hareketlerinden ve dine aykırı yazılarından dolayıAbdülhamid Han tarafından uzaklaştırılmış olan bölücü kimseler, İstanbul’a getirilip, kendilerine din işlerinde vazifeler verildi. Bu cahil ve partizan kimseler, bozuk, sapık din kitaplarının yazılmasına, yayılmasına önayak oldular. 

II. Abdülhamid Han zamanında yazılan din kitapları, bir ilim heyeti tarafından tetkik edilirdi. Tasdik edilip, izin verilenler bastırılırdı. Bunun için, o tarihlerde basılan din kitaplarına güvenilir. 1909’dan sonra din kitapları, yetkili âlimler tarafından kontrol edilmez oldu. İşte bunun için, bu kitaplardan, ancak vesika vererek, salih kimseler tarafından nakledilen bilgilere güvenilir. Mezhepsizlerin, kendi kafalarına göre yazdıkları, eksik ve yanlış naklettikleri yazıları ve bozuk kitapları okumak caiz olmaz. 


mehmet ali DEMİRBAŞ ın türkiye gazetesindeki bu günki yazısı.

EVİNİN KADINI OLMAK


Geçen hafta (8 Mart) “Kadınlar Günü”nün kutlandığı bir dünyada aileye ve aile hayatına karşı; açık veya gizli, bilerek veya bilmeyerek bir savaş sürdürülmektedir!.. Filmlerin -bilhassa- uzun kış gecelerinde izlenen dizilerin, romanların, TV’lerin hedefinde aile var! Tabii ki müspet manada değil! Ailenin lüzumsuzluğu, kadın ve erkeklerin evlenmeden de birlikte yaşayabilecekleri ve çocuk sahibi olabilecekleri hususu, hep gündemde tutulmakta. Hatta, ailedeki sıkıntıları hafifletmek için oluşturulan kurumlar bile aileye zarar vermektedir!..
İnsaf sahibi Batılı bilim adamları bile bu tehlikenin farkında artık. Fransız fikir adamı Paul Janet, endişelerini şöyle dile getiriyor:
“Yoksul evleri, anaokulları ve kreşler, kadının, ailenin rahatı için faaliyet göstermektedirler. Fakat, ailenin yerine, cemiyetin geçtiğini ifade eden bu kurumlar, bir felâketi karşılamak için alınmış tedbirlerden ibarettir. Ancak, bu tedbirler, eninde sonunda, ailenin ihmal edilmesini, annenin, ev ile ilgilenmemesini teşvik edecek, tahminlerin üstünde fenalıklara sebep olacaktır!..”
Batıda, eskiden kadın, kendi rahatlıkları için, köle olarak, eşya olarak görülürdü, şimdi ise süs eşyası, reklam aracı ve ticari bir emtia olarak görülmektedir.
Esas maksat, zenginliklerini kullanıp, lüks ve israf içinde günlerini gün etmektir. Bunlar için kadın; içki âlemlerinde, kumarhanelerde, çılgın müzik eşliğinde, hoş vakit geçirme aracıdır!..

“GERÇEK SUÇLU KİM?!..” 
İşin üzücü tarafı, sözde kadın haklarını savunan feministlerin, yayınevi, dergi ve gazetelerin, TV’lerin bu rezil hayata, kadını, oltanın ucundaki yem olarak gören kimselere alet olmalarıdır!..
Peki, aslında olması gereken nedir? Yani toplumda kadının asli yeri neresidir? Her şeyden önce sağlam bir toplum ve huzurlu bir aile için kadın evde olmak zorundadır. Mesela çocuklar günün yarısından fazlasında başkasının elinde ise çocuğun eğitiminde ve sevgisinde eksiklik var demektir... Son yıllarda, küçük yaştaki çocukların dengesiz davranışları, silahla birbirlerini öldürmeleri üzerine kendisini suçlayan basına, ABD’li bir silah tüccarının şu sözleri manidardır:
“Gerçek suçlu, kadını evden uzaklaştırıp, çocukları şunun bunun eline bırakan zihniyettir!..”
İslam toplumunda ailenin huzuru, sağlamlığı için kadının evde bulunmasına önem verilmiştir. Nitekim Resulullah efendimiz, Hazret-i Ali ile Hazret-i Fatıma’nın evliliklerinde; dışarıdaki işleri Hazret-i Ali’ye içerideki işleri ise Hazret-i Fatıma’ya vermiştir. Hazret-i Fatıma, yemek pişirir, çamaşır yıkar, ekmek pişirir ve benzeri ev işlerini bizzat kendisi yapardı...
***
Kadın süslenmelidir, ancak kime? Evinde kocasına süslenmelidir. Resulullah Efendimiz, “İsrailoğullarının kadınları evlerinde süslenmedikleri için onların erkekleri zinaya düşmüştür” buyurmuştur. Maalesef kadınların çoğu, buna dikkat etmiyor. Evde pespaye giyiniyor. Tam aksine, sokağa en şık elbise ile çıkıyor.
İşte bütün bunları düşünerek sormak lâzım; “Ekonomik özgürlük” adına her sabah kocasıyla birlikte evden çıkan ve akşam döndüğünde bir yumurtayı kırıp da pişiremeyen kadınlarımıza “Evinin kadını olmak” fırsatını kim verecek?!.


Kadınlara müjde! 
Bir kadın, Resulullah Efendimizin huzuruna gelerek şöyle sordu:
-Ya Resulallah! Ben kadınları temsilen geldim. Allah cihadı erkeklere farz kılmıştır. Savaştan sağ çıkarlarsa gazi, ölürlerse şehid oluyorlar. Biz kadınlar da onlara yardımcı oluyoruz. Bize bu konuda mükafat, bir bedel var mı?
Resulullah Efendimiz şöyle cevap verdiler:
-Karşılaştığın her kadına söyle! Kocaya itaat etmek, hakkını yerine getirmek onun yaptıklarının hepsine bedeldir. Ancak içinizde bunu yapanlar pek azdır!
Ahmet DEMİRBAŞ bu günki Türkiye gazetesi köşe yazısı

13 Mart 2012 Salı

BU AKŞAM NELER YAPTIM..

Selamün aleyküm
 bu akşam öncelikle kendime bir namaz eteği dikmeye karar verdim.ve  bu eteği diktimBu tür kumaşlar esnediği için  namazda çok rahat oluyor.Yapımı çok basit biçip dikmesi yarım saatte tamamlanıyor.Kumaş pazardan alındı metresi 3 lira.Hayırlı günlerde giyeyim inşallah.




Ardından bakıyorum herkes keçelerden bişeyler yapıyor ve çokta güzel gözüküyorlar.Ben

 neden yapmıyim dedim ve oturdum bunları yaptım.Daha nerede kullanacağıma karar vermedim ama.
ilk keçe çalışmam başarılı olmuşmu sizce?




12 Mart 2012 Pazartesi

HERKES İMTİHANDADIR..



Herkes imtihandadır. Aldatan aldanmıştır, ezen ezilmiştir.
* Kimseye tepeden bakmayın. Tepeden bakan tepetakla gider.


 İnsanların sıkıntılarına katlanmak güzel ahlaktır. 
* İnsan ancak bu kadar iyi olabilir denilenlere ne mutlu. 


* Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. 

* Cömert olmayan, insanların sevgisini kazanamaz. 

* Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme mevsimini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı gelince elbette pişman olur.


 Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ömrü kısaltır. Böyle biri, üç şeye hasret gider. İsteklerine doymaz, umduğuna kavuşamaz. Ahiret için kâfi hazırlık yapamaz.


* Âlimle gezen aziz, cahille gezen zelil olur. 
* Dini hükümleri akıl ile anlamaya çalışan Peygamberliğe inanmamış olur. 
* Mümin az konuşur, çok iş yapar. Münafık ise çok konuşur, az iş yapar. 

HATİM BİR KİŞİNİN OKUMASIDIR.


Hatim bir kişinin okumasıdır

Sual: (Okunan Kur’an lamba gibidir. Bir lamba için birisi gazyağı, diğeri fitil, bir başkası kibrit getirse lamba yandığında, herkes tam bir lambaya sahip olur ve lambadan istifade eder. Bunun gibi, değişik cüzleri okuyup Kur’an-ı kerimi hatmeden kimseler de böyle manevi bir lamba yakmışlardır. Böylece Kur’an hatmedilmiş olur) deniyor. Herkes başka bir cüzü okursa, hatim sevabı hâsıl olur mu?
CEVAPHayır, hatim sevabı hâsıl olmaz. Böyle, nakli esas almayan aklî kıyaslar, dinde geçerli olmaz. Fıkıh kitaplarımızda deniyor ki:
Kur’an-ı kerimi Fâtiha’dan başlayıp İhlâs sûresine kadar okuyup, sonra olan birkaç sûreyi başkasına emredip okutsa, o da birinciye vekil olarak kalan sûreleri okursa, hatim okumuş olmaz. Dinleyenler de, hatim sevabına kavuşamaz. (Behcet-ül-fetava)

Farklı cüzleri okumuş olanlar, sevabını, ölülerin ruhlarına ayrı ayrı hediye etseler veya birisi, hepsi için hediye etse, yani hatim duası yapsa, okuyanlar da âmin deseler, âyetlerin sevablarının toplamı, ölülere de verilir, fakat hatim için vaat olunan sevaba kavuşamazlar. Bir hatmi, yalnız bir kişinin okuması ve sevabını, bunun bağışlaması gerekir. Duasını yaptırmak üzere başkasına hediye etmesi de caizdir.

Ölü için, çeşitli kimselerin sessiz olarak çeşitli cüzler okuyup, Kur’an-ı kerimi hatmetmeleri ve her birinin okuduğunun sevabını ölünün ruhuna göndermeleri veya birinin, hepsi için hediye etmesi yani hatim duasını yapması, okuyanların da âmin demeleri caiz olur ve çok faydalı olur, ama bu suretle hatim sevabı hâsıl olmaz. Hatmi bir kişinin okuması veya bir kişinin, daha önce okumuş olduğu hatmin sevabını hediye etmesi lazımdır. Secde âyetini okumak da böyledir. Çeşitli kimselerin okudukları kelimeler toplanarak, bir kişi bütün âyeti okumuş gibi yapılamaz, çünkü Kur’an okumak için, kimse başkası yerine vekil yapılamaz. (S. Ebediyye

siteyi ziyaret etmek için burdan buyurun

MÜZİK VE HİTLER'İN HAYALLERİ...


Aşağıdaki yazı Meşhur Kazak yazarı Muhtar Şahanov’un, Medeniyetin Yanılgısı adlı eserinden alınmıştır:

Günümüzde artık utanç duygusu azaldı. Kalemde mürekkep olduğu gibi, insanda da, ruh zenginliği, hayâ ve namus bulunması lazım. Haya veya namusa önem vermeyen bu kadarcıkla bir şey olmaz diyen, kendisini helak edecek bombanın fitilini ateşlemiş demektir. Örnek olarak bir hikaye anlatayım:

Bir köyde uzun etek giyen güzel bir hanıma, birçok erkek evlenme teklif eder ama, bayan fakir olmasına rağmen, her nedense teklifleri geri çevirir. İki genç iddiaya girer. Yakışıklı olanı, "Ben bu bayana kendimi kabul ettiririm" der. Bayana giderek, “Annem sizin namuslu bir kadın olduğunuzu söyledi. Şu basit tokayı da hediye olarak gönderdi” der. Bayan sevinerek alır ve annesine selam gönderir. Genç, başka bir zaman, elmas taşlı altın bir yüzükle gelir, bunu da ben size hediye etmek istiyorum der. Bayan olmaz kabul edemem, karşılık olarak bir şey vermem gerekir ama bir şeyim de yok der. Genç de, illa bir şey vermeniz gerekirse, eteğinizi hafifçe çekip dizden aşağısına bir kerecik bakmam yeter der. Bayan da, bu kadar şeyden bir şey olmaz diyerek eteğini azıcık sıyırır. Genç, başka bir zaman, altın bir küpe ile gelir. Kız küpeyi görünce sevinir. Uzatılan küpeyi alır. Karşılık olarak benden ne istiyorsunuz der. O da, çok şey gerekmez, eteğinizi biraz daha sıyırıp dizden üstüne baksam yeter der. Bu sefer kız fazla tereddüt etmeden dizden üst kısmını gösterir. Genç bu sefer de güzel bir kolye ile gelir. Bayan uzatılan hediyeyi hemen alır. Genç, ücreti sadece bir öpücük der. Öpüştükten sonra artık işi iyice ilerletirler. Yakışıklı genç iddiayı kazanır. [Batının kilise müziğiyle başlayıp, istisnasız her müziğe devam etmesi bu olaya benziyor.]

Batı kültürünü gözü kapalı kabul ettik. Sevgiyi sekse, dostluğu da ticarete dönüştürdük. Batıda insani değerleri, ruhi vasıfları tahrip eden güçler vardır. Biz bunu çağdaş uygarlığın gereği olarak kabul ettik. Böylece asli değerleri kaybettik. Hitler'e, "Doğuda fethettiğimiz topraklara nasıl bir eğitim tarzı uygulayalım?" diye sorarlar. "Onlara sabahtan akşama kadar hafif müzik dinletin. Onlara düşünme, okuma fırsatını vermeyin. Çünkü manevi derinliği olmayan insanlar kendilerini hep mutlu hissederler" diye cevap verir. Bugün Hitler'in hayalleri gerçekleşmiştir. Günümüzde müzik kültürü bizi istila etmiş durumdadır. İnsanı insan yapan değerler gerilemiş, insanın hissiyatına hitap eden ve taklide sürükleyen araçlar çıkmıştır.

Bilim adamları ispatlamıştır ki, insanlara, devamlı olarak tahrik edici müzik dinletildiği zaman beyinleri çalışamaz duruma geliyor. Yunus balıklarına tahrik edici müzik dinlettiler ve yüzlerce Yunusun kendilerini karaya attığını gördüler. Tibet'te rahipler sesle her türlü camı kırabiliyorlar. Müziğe alıştırılan ineklerin sütlerinin hepsini sağma imkanı oluyor. Müziğe bağımlılık kazanılıyor.

Kazakistan'da 1986'da Aralık olayları oldu. Gençler ayaklanmıştı. Bu olay hakkında yazı yazmak yasaklandı. Bütün zorluklara rağmen bu meseleyi kamuoyuna taşıyan ilk ben oldum. Hatta Gorbaçov ile bir tartışma çıktı. "Eğer bu olay hakkında yazmaya devam edersen sana başka bir uslüp ile cevap veririz" diye tehdit etti. Saharov ve Yeltsinise beni desteklemişlerdi.

Jiltoksan olaylarını araştıran komitenin başkanı idim. Yanıma bir kız gelip başından geçen olayları anlattı. Ölen gençleri de tanıyormuş. Bizi de sürekli takip edip dinliyorlarmış. Odadan çıktığımız zaman kızı yakalamışlar. KGB'de özel bir müzik odası varmış. Son sistem teknolojiyle donatılmış. Kızı müzik odasına sokmuşlar ve tavandan, tabandan, duvardan, hatta oturduğu masadan çeşitli müzikler dinletmişler. Birkaç saat bu odada tuttuktan sonra kızı akşam serbest bırakıyorlar. Başka günler yine çağırıp aynı odaya sokuyorlar. Ve iki üç uygulamadan sonra otobüs durağına bırakıyorlar. Fakat kız biliyor ki evi yakında fakat adresi bir türlü hatırlayamıyor. Geri dönerekKGB'nin kapısını çalıyor ve "Hafızama ne yaptınız?" diye bağırmaya başlıyor. "Bana adresimi söyleyin" diye yalvarıyor. Aynı şekilde müzik vasıtasıyla insanların beyinlerini tahrip ettiler. Bu dünya çapında yaşanıyor. Fakat insanlar bunu tam olarak kavrayabilmiş değil. Bu taklitçilik kültürü bizi de götürüyor. Hafızayı Cezalandırıcı Kozmo-Formül adlı eserimde insanı tahrip eden unsurları bu bakışla değerlendirmeye çalıştım. (Medeniyetin Yanılgısı, M.Şahanov)