HAYATA DAİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYATA DAİR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2013 Perşembe

BAKIŞ AÇISI...




Mutlu olduğunuz zamanlarda bütün dünyanın çok daha güzel göründüğünü hiç hissettiniz mi?
Oysa sizin bakış açınız dışında gerçekte hiçbir şey değişmemiştir.
(Anonim)

22 Haziran 2013 Cumartesi

HAYATIN AKSİSEDASI...




Bir adam ve oğlu bir vadide yürüyüş yapıyorlarmış. Birden çocuk takılıp düşer. Canı yandığından "AHHHHH" diye bağırır.
İleride bir dağın tepesinden "AHHHHH" diye bir ses duyar ve çocuk şaşırır.
Merak eder ve "SEN KİMSİN?" diye bağırır.
Cevap "SEN KİMSİN?" olur.
Aldığı cevaba kızıp "SEN BİR KORKAKSIN" diye tekrar bağırır.
Dağdan gelen ses "SEN BİR KORKAKSIN" dır.
Çocuk babasına dönüp "BABA NE OLUYOR BÖYLE?" diye sorar.
"Oğlum" der adam, "dinle ve öğren!" ve dağa dönüp "SANA HAYRANIM" diye bağırır.
Gelen cevap "SANA HAYRANIM!" olur.
Baba tekrar bağırır "SEN MUHTEŞEMSİN!"
Gelen cevap; "SEN MUHTEŞEMSİN!" Çocuk çok şaşırır, ama hâlâ ne olduğunu anlamamıştır.
Babası açıklamasını yapar "İnsanlar buna 'aksiseda/yankı' derler, ama aslında bu 'hayattır' der."

Hayat, daima sana senin verdiklerini geri verir.
Hayat, yaptığımız davranışların aynasıdır.
Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev!
Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol!
Hürmet görmek istiyorsan insanlara daha çok muhabbet besle, hürmetli ol.
İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren.
Bu kaide/kural hayatımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.
Hayat bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aksi, aynada bir yansımasıdır.


20 Haziran 2013 Perşembe

SABIR..



Sabrın ne demek olduğunu anlamak için yürümeyi öğrenen bir çocuğa bakmak yeter...
Çocuk düşer, kalkar, gene düşer, kalkar, gene düşer...
Gene de yürümeye çalışır, yavaş yavaş öğrenir sonunda...
Bir gün artık hiç düşmeden yürür...
Büyükler de kendileri için önemli olan sonuçlara erişmek amacıyla,
Çocuktaki bu sabır ve yoğunlaşmayı gösterebilseler neler başarabilirler...

(...Eric Fromm)

5 Haziran 2013 Çarşamba

HIRSIMIZIN ESİRİYİZ...



İnsanlar burada yazılanlara yüzde yüz hak verecektir, ama
içindeki ses kesinlikle bu felsefeyi kabul etmeyecektir.
Az veya çok hepimizde olduğu gibi, daha iyiye sahip
olma hırsı, zaten bu olmasa dünyada aç kalmazdı.
Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.
Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir.
Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapmış el, bu yarıktan dışarı
çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama, kaçamaz
Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur, onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde
açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır...!!!
Ben, maymuna benzer yanımız olarak sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin
bizim için birer tuzak olduğunu fark etmiyor oluşumuz olduğunu düşünüyorum:
Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak.
Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 20-30 kat büyük
evlere sahip olmak, belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir kösesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak.
Okumadığımız kitaplara sahip olmak, Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak. Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak. Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakin bir yazlık,
bir dinlence evine sahip olmak. Faizi, getirisi zarara uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak. Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız başarılı ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip
olmak,
Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
Oturmadığımız koltuk takımları, İzlemediğimiz dev ekran televizyonlar, Kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha neler nelere sahip olmak. Ya da sahip olduğumuzu sanmak.
Maymun gibi avucumuzda tuttuğunuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz.
Ah bunu bir anlayabilsek. 

2 Haziran 2013 Pazar

MUVAFFAKİYET DAĞA TIRMANMAYA BENZER..




Muvaffakıyet, bir dağa tırmanmaya benzer, biraz çıkarsın, bir rampada dinlenirsin, oturursun, yine çıkarsın bazen ayağın kayar, düşmezsin. Bazen ayağın kayar, birkaç metre düşersin, bir şey olmaz, toparlanırsın çıkmaya devam edersin. Ve bu böyle devam eder.
 Bazen temiz havadan ve manzaradan başın döner, sarhoş olursun, bazen de nefesin tıkanır, buradan kurtuluş olmadığını düşünürsün.
 Bazen kendini yalnız hissedersin.
 Bazen hedeflediğin bir basamağa daha çıkarsın, kendini çok güçlü-kuvvetli bulursun, o dağın ve dünyanın efendisi sen sanırsın.
 Kimileri zirveye çıkmadan inerler, kimi inmeyi başarır, kimi kurda kuşa yem olur dönüş yolunda, kimileri zirveye çıkmak  için  mücadeleye  devam ederler.
 Kimi zirveler kolaydır, kimi zirveler zorludur.
 En zorlu zirvelerin yolu cesetlerle doludur.
 Kolay zirveler, vasatların yoludur.
 Kimi zirveye çıkar, her şey manasını kaybeder.
 Kimi zirveye çıkar, kendini kaybeder.
 Kimi, zirveye çıkar,  "şimdi nasıl ineceğiz" diye
 Kimi zirveden inerken herşey anlamsızlaşır...
 Bazısı da inatçıdır hiç zirveye çıkamaz, ama her seferinde başka ve daha zorlusuna tırmanır, Bunlardan bazısı dağ yolunda kaybolur, bazısı sonunda en yüksek dağın zirvesine varır.
 Kimi işini bırakır, dağa tırmanır,
 Kimisi dağı bırakır, isçi olur...
 Başarı dediğin şey de bütün bunların arasında savrulur durur...

Talebenin maksadı, okulu başarı ile bitirip hayata atılmaktır. Müminin gayesi de, dünyadan iman ile ahirete gitmektir.
Veya asıl başarı;  öldükten sonra ahirette işe yarar şeydir. Ahirette işe yaramıyorsa...
HİÇTİR...

29 Mayıs 2013 Çarşamba

NE DEĞİŞTİ...


Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle yaşıyoruz.

Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı.
Diplomamız bol ama sağduyumuz az.
Uzmanlıklar arttı ama sorunlar çoğaldı.
İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.

Çok para harcıyoruz ama az gülüyoruz.
Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.
Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.
Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.
Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.
Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak için karşı sokağa geçmiyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.

Atomu parçaladık, önyargımızı yıkamadık.
Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.

Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.
Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.

Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.
Ve
Nihayet: hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık…

27 Mayıs 2013 Pazartesi

AYNI HİSSİYATI DUYANLAR ANLAŞABİLİRLER...



Adamın biri artık hanımının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve ona işitme cihazı almayı düşünüyormuş.
Bu durumu aile doktoruyla istişare etmiş; doktor adamın hanımının ne  kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir metod, yol tavsiye etmiş. 
'Yapacağın şey şu; hanımından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi daha yaklaşarak tekrarla...' 
O akşam hanımı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam, öğrendiğini tatbik etmeye başlamış. 40 adım uzaklıktan hanımına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş:
'Hayatım bu akşam yemekte ne var?' Cevap alamamış.
Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış:
'Hayatım bu akşam yemekte ne var?'  
Gene cevap gelmemiş.
Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş:
'Hayatım bu akşam yemekte ne var?'
Hâlâ cevap alamayınca adam mutfağın kapısına gelmiş, artık mesafe iyice azalmış ve soruyu  tekrarlamış:
'Hayatım bu akşam yemekte ne var?' Gene cevap alamamış.
Bu sefer hanımına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş:
--'Hayatım bu akşam yemekte ne var?'
--'Canım, hayatım beşinci kez söylüyorum, tavuk, taavuuk, taaavuuuk!...'
   
Belki de umumiyetle  düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde  olmayabilir.
Problemlerin sebebini biraz da kendimizde arasak olmaz mı?...
Problemin bizde olmadığını nereden biliyoruz, hiç araştırdık mı?...
  
Aynı dili konuşanlar değil, Aynı hissiyatı/duyguları paylaşanlar anlaşabilir. / Hz. Mevlana
Kalıpların değil, kalplerin beraber olması önemlidir. E.Ören “rahmetullahi aleyh”

6 Mayıs 2013 Pazartesi

.....................




Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti.
Şoför : -Soldan üçüncü sıra bos hanımefendi, dedi. Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve esi oldukça yakışıklı bir hava subayı idi. Bundan birkaç ay önce yanlış teşhis sonucu gerçekleştirilen ameliyatla gözlerini kaybetmişti.
Genç kadın ameliyat sonrası göremiyordu ve asla göremeyecekti. Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermişti. Asla karisini yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti. Günler geciyordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdiği kocasına
yük olduğunu düşünüyordu. Esinin bu içine kapanık, karamsar hali kocayı çok üzüyordu. Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu. Bütün gün düşündü koca nasıl yardim edebilirim güzeller güzeli esime diye…
Birden aklına esinin eski isi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karısına konuyu açtı. Karisi dehşetle gözlerini açtı.
- Ben bunu nasıl yaparım ben körüm, diye bağırdı. Kocası ona destek olacağını her sabah ise onu kendisinin bırakacağını ve aksam alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi. Çünkü esini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu. Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu. Her sabah esini isine bırakıyor ve akşamları alıyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi; karisi eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocası daha fazlasını istiyordu, kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti. Aksam karısına:
- artık ise kendin gidip gelmelisin, dedi,. Kadın şaşırmıştı. Bunu asla yapamayacağını söyledi. Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini toplayarak kabul etti. Aslında bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu. >Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu. Günler günleri kovaladı hiçbir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, şoför :
- Sizi kıskanıyorum, hanımefendi dedi. Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan, ”neden” diye sordu. Şoför,
- Çünkü her sabah sizin arkanızdan hava subayı genç bir adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil ışıkta yolun karsısına geçmenizi bekliyor , siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor , dedi.
YAŞAMINIZDA HER ZAMAN ARKANIZDA DURACAK, VE SİZİ BİR ÖMÜR BOYU SEVECEK HAYAT ARKADAŞI BULMANIZ DİLEĞİYLE..

26 Nisan 2013 Cuma

MUTLULUĞUN 5 BASİT KURALI ...





MUTLULUĞUN 5 BASİT KURALI
Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.
Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra
çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.
Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.
Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz. Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.
Mutluluğun 5 basit kuralını unutmayınız:
1. Kalbinizi nefretten arındırın – Affedin.
2. Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın – Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4. Daha çok verin.
5. Daha az bekleyin..

19 Şubat 2013 Salı

YANIMIZDAKİ İNSANA NEDEN BAĞIRIRIZ....


                    

Yan yana iki insan birbirine neden bağırır? Öfkelenince neden yüksek sesle 
konuşuruz? Sükunetimizi kaybettiğimiz için mi bağırarak konuşuruz yoksa 
bambaşka bir nedenden dolayı... Sorunun yanıtı bir bilgelik öyküsünde 
saklı...
ÖFKELENİNCE NEDEN BAĞIRIRIZ ?
Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında 
birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp 
"insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş. 
Öğrencilerden biri "çünkü sükûnetimizi kaybederiz" deyince ermiş "ama 
öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek 
istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye 
bağırırız? " diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: "İki insan birbirine 
öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden 
birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda 
kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek 
için o kadar çok bağırmaları gerekir."
"Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine 
sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya 
yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne 
olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine 
daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek 
kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek 
anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir."
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: " Bu nedenle 
tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin.
Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin 
arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu 
bulamayabilirsiniz." 

14 Şubat 2013 Perşembe

İKİ ŞEY...




İki şey ‘Kalitesiz İnsan’ın hususiyetidir:
    1- Şikayetçilik
    2- Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
    1- Bakış açısını değiştirmek
    2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek.

İki şey yanlış yapmana mani olur:
    1- Şahıs ve hadiseleri akıl ve kalp süzgeçinden geçirmek
    2- Hak yememek.

İki şey kişiyi gözden düşürür:
    1- Demagoji (Laf kalabalığı)
    2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek...)

İki şey insanı ‘Nitelikli İnsan’ yapar:
    1- İradeye hakim Olmak
    2- Uyumlu Olmak

İki şey ‘Ekstra Değer’ katar:
    1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
    2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey geri bırakır:
    1- Kararsızlık
    2- Cesaretsizlik

İki şey kâşif yapar:
    1- Nitelikli çevre
    2- Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
    1- Baskın kaabiliyeti bulmak
    2- Sevdiğin işi yapmak

İki şey muvaffak olmanın sırrıdır:
    1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
    2- Kendini yenilemek, güncellemek

İki şey muvaffak olmayı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
    1- Niyetin saf olması
    2- Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:
    1- Problemin, meselenin değil, çözümün parçası olmak
    2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek

İki şey gelişmeye mani olur:
    1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat)
    2- Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:
    1- Tebessüm (gülümseme)
    2- Sükut (susmak)

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:
    1- Anne
    2- Baba

İki şey geri alınmaz:
    1- Geçen zaman
    2- Söylenen söz

İki şey ulaşmaya değerdir:
    1- Sevgi
    2- Bilgi

İki şey “hayatta mühim olan her şey” içindir:
    1- Nefes alabilmek,
    2- Nefes verebilmek...

7 Şubat 2013 Perşembe

BİR RESİMLE EĞİTİM...



Bir zamanlar usta bir ressamın üstün yetenekli bir talebesi vardı. Bu öğrenci, ressam olarak ilan edileceği günü merakla beklerken, kibar bir şekilde hocasına final imtihanını ne zaman olacağını sordu. Hocası gülümseyerek dedi ki: "Çok kısa sürede sanatın inceliklerini öğrendin. Sanırım şimdi final imtihanının zamanı geldi. Bir resim yapmanı istiyorum, bu senin en iyi resmin olmalı ve herkes hayran kalmalı. Şimdi acele etme ve hayatının şaheserini yap." Talebe gece gündüz çalıştı; en güzel resmini yaparak hocasına sunduğunda:
    "Şimdi bunu şehrin meydanında halkın rahatça görebileceği bir yere as ve resmin altına da büyük ve koyu harflerle, bu resmin halkın değerlendirmesi için oraya konulduğunu ve resimdeki hataların resmin üzerine bir (X) çizerek belirtilmesini yaz" dedi. Hocası, birkaç gün sonra da resmi getirmesini istedi.
    Öğrenci meydana vardığında büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bütün resim baştan aşağı (X) işaretleriyle doluydu. Büyük bir hayal kırıklığıyla resmi hocasına gösterdi. Usta ressam öğrencisine, asla umutsuzluğa kapılmamasını ve yeni bir resim yapmasını tavsiye etti. O da yeni bir sanat şaheseri daha yaparak hocasına götürdü.
    Hocası, daha önce yazdırdığı notta küçük bir değişiklik yaparak, bu sefer resmin yanına boya ve fırça da koymasını söyledi.
    Resmin altına yazdığı mesajda halkın hataları bulması ve resmin yanında bulunan malzemeleri kullanarak düzeltmeleri istendi.
    Birkaç gün sonra resim almaya gidildiğinde resmin üzerinde hiçbir işaret olmadığı gibi yanına konulan malzemelere de hiç dokunulmamıştı. Bunun üzerine hocası:
    Bugün öğrenmiş olduğun bu dersle birlikte artık senin eğitimin tamamlandı.
    "Sevgili oğlum, insanlara fırsat verildiğinde hiçbir şey bilmedikleri bir konuda bile eleştirip, değerlendirme eğiliminde olduklarını da öğrenmen gerekiyordu. İnsanlar konuyla ilgili bilgisi olmadan yargılamalarda bulunur ve birbirlerine fikirlerini söylerler. Senin ilk resmini x'lerle doldurdular. Çünkü onları engelleyecek hiçbir risk yoktu. Ve çoğunun bu konuda hiçbir yeteneği ve bilgisi de yoktu. Onlara sunulan bu fırsatı memnuniyetle değerlendirdiler. Ama aynı insanlardan, hataları bulup düzeltmeleri istendiğinde hiç biri bunu yapmadı. Çünkü bu kez onların bilgisi ve yeteneği risk altındaydı; bu konudaki eksikliklerini göstermekten çekindiler. Uzak durmayı tercih ettiler."
    Böylece sevgili oğlum, bu eser, senin çalışman, yeteneklerin, bilgin, gayretin ve içten çalışmalarının değerli bir ürünüdür. Bunu dünyaya bedava sunma.
    O zaman çalışman ilk resminin uğradığı sonuca uğrar. Kendinin hakimi ol ve değerini kendin belirle, ama bunu adalet ve eşitlik ilkeleriyle yap.