İLGİ ÇEKİCİ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLGİ ÇEKİCİ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2013 Cumartesi

SEVGİ....


                                               
Sevgi kâğıda yazılmaz, kalbe kazınır. Ya var, ya da yoktur. Biraz var, biraz yok olmaz.
   Hem dünyanın peşinde olacaksın, maddi kazançların ince hesapların içinde kaybolacaksın, hem de sevgiyi yaşayacaksın; bu mümkün mü?
   Bunu yapmaya çalışan biri sevginin ancak sözünü ediyordur. Ne olduğundan bihaberdir.
Günümüzde sevgi öyle çok yazılıyor, öyle çok söyleniyor ki.. Onu yaşayan azaldıkça, sözünü eden çoğalıyor.
      Halbuki sevginini reklamı yapılmaz, sessizce yaşanır. Sevgiyi yaşayamayanlar hep anlatıyorlar, mütemadiyen ondan söz ediyorlar.
Akif merhum, “dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım” diye dertlenir.
Sevgiyi asıl söyleyen kâlptir, oradan da bütün bedene sirayet eder. Çünkü insanın içini gerçek anlamda sevgi donatırsa, bütün vücut ruhun dili olur. Sevgiyi yaşayan aldığı nefes, attığı adım sevgi olur. Sevgi ayrı ve özel bir eylem olarak görünmez sevende… Çünkü onun her işi, her sözü, her özelliği sevgiden ibarettir.
Sevgi insanı, ekmeksiz, susuz, hatta havasız yaşar ama, sevgisizliğe dayanamaz. Onun ekmeği, suyu, havası sevgidir.
"Hiç böyle olunabilir mi" diye düşünen, elbette böyle olamaz.
Sevgi, fedakarlıktır.
Sevgi, sevdiğinde fâni olmaktır.
Sevgi bakıştır.
Sevgi, selamdır.
Sevgi, tebessümdür.
Sevgi, hatır soruştur.
Sevgi, yardım ediştir.
Sevgi, bir 'geçmiş olsun'dur, bir tesellidir.
Sevgi, pişirilen yemektir.
Sevgi, 'ağız dolusu bir 'hoşgeldin'dir, 'güle güle, yine bekleriz'dir, 'Allaha ısmarladık, bizi de buyurun'dur.
Kâlpte hakiki sevgi gerçekten varsa, herşey sevgidir.
   Görünüşe, etkisi, hissi ne olursa olsun herşey sevgi olur. Ve seven sevdiğine, “senden gelen başım gözüm üstüne” der.
 

27 Ekim 2013 Pazar

ŞÜKREDENLE SABREDENİN HİKAYESİ...

Medine’nin kadınları hem güler yüzlü, hem de güzel yüzlüdür…Ancak Hifa Hatun bir başka güzeldir. Aynı zamanda oldukça da varlıklıdır.
Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki , kadınlar onu canları kadar severler, oğlu, erkek kardeşi ya da ağabeyi olanlar , Hifa’yla akraba olmak isterler.
Hele erkekler…Araya hatırlıları koyup , izdivaç teklif ederler.
Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Pek çok erkek Hifa Hatun’la evlenebilmek için âdeta can atar. Hekimleri ,tüccarları bırakın bir yana , Necaşi gibi imparatorlar, vezirler, sultanlar bile sıraya girer…Taliplerin önü arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer, kimi mücevherler döker , kimi yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlar, kimi ise köşklerinin anahtarlarını önüne atar…
“EVLENMEN LÂZIM”
Ancak Hifa Hatun hiçbirini kabul etmez. Hiçbirine dönüp bakmaz bile …Çünkü o, sadece Allah’ın rızasını diler. Bir başka ifadeyle , Hifa’nın hedefi sabrederek rızayı İlahi’yi kazanmaktır.
Bir gün Efendimiz’in ( Sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna çıkıp “Ey Allah’ın Resûlü, beni Cennet’e götürecek bir şeyler öğretir misiniz bana…” der. Doğrusu o, Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) “gündüzleri oruç tut” ya da “geceleri namaz kıl” gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat Efendimiz ; “Önce evlenmen lâzım” buyururlar.Sonra da devam ederler; “Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!..”
Hifa Hatun , büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım Yâ Resulallah” der.
O elbette ki sıradan bir hanım değildir ve onu nikâhına alacak erkeğin de “özel” birisi olması gerekmektedir. Hazret-i Rasûlullah ( Sallallahu aleyhi ve selllem) her zaman olduğu gibi pratik bir çare bulur ve “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyurur. Bu teklifi duyan Hifa Hatun’un talipleri de erken kalkmak için tedbirler düşünür kendilerince hazırlık yaparlar…
Bu haberi Hazret-i Süheyb isimli sahabe de duyar ama pek dikkate almaz. Zira o , fakir ve kimsesiz biridir. Gariptir. Evi, yurdu da yoktur. Karnını bile zor doyurur. Kâh ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır…Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgâr sert esse ayaklarını yerden kaldırır.
Ama işe bakın ki, o gece Allahü teâlâ , bütün sahabelere derin bir uyku verir. Hifa Hatun’un talipleri , gözlerine çöken uyku ağırlığına yenik düşerler. Resulullah Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve mescide girecek ilk sahabeyi bekler.
Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge belirir ve Hazret-i Süheyb( Radıyallahu anh) içeri girer. Böylece zayıf ve fakir haliyle Hifa’yla evlenmeye hak kazanan kişi o olmuştur.
Resûlullah Efendimiz ( Sallallahu alehi ve sellem) namazdan sonra Hifa Hatun’u çağırtıp neticeyi bildirir. Hifa Hatun büyük bir teslimiyetle kabul eder.
Âlemlerin Efendisi (Sallallahu aleyhi ve sellem) güzel bir hutbe okur ve nikâh akidlerini yaparlar. Sonra talihli sahabeye döner ve “Ey Süheyb, şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür” buyururlar. Süheyb( Radıyallahu anh) , ellerini çaresizlikle iki yana açar ve kemal-i edeple;
“Yâ Rasulallah, benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var” der.
Bunu duyan Hifa Hatun, kocasının boynunu daha fazla büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve “Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim, Yâ Süheyb!” der. 
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu duruma çok hislenirler, onlara hayır dualar ederler.
Hazret-i Süheyb (Radıyallahu anh) o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru biraz da çekinerek konağa gider. Hifa Hatun, kocası Süheyb’i büyük bir nezaketle ve güler yüzle karşılar. Süheyb, kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve Hifa’ya dönerek; “Yâ Hifa , biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin ; ben ise senin için sadece mihnetim. Benim şükretmem gerek , senin ise sabretmen gerek !..İster misin şu geceyi ibadet ve taatla geçirelim. Zira Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir sohbetinde , Cennette yüksek bir çardak vardır, orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar, demişlerdi…”
Ardından tekrar sorar:
“Ne dersin Yâ Hifa…?”
“Elbette senin söylediğin gibi yapalım” der Hifa . Ve öyle de yaparlar.Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr ile aydınlatırlar. Cebrail aleyhisselam bu olup biteni Resulullah Efendimiz’e (Sallallahu aleyhi ve sellem)anlatır ve onları Allahü teâlâ’nın Cenneti ve cemaliyle müjdeler.
Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), Hazret-i Süheyb’i yanlarına oturtur ve “Ey Süheyb, gece geçirdiğin hali sen mi anlatırsın, ben mi anlatayım?” diye buyururlar.
Süheyb , gözlerini yumar , zor duyulan bir sesle “En iyisini , en doğrusunu siz bilirsiniz ey Allah’ın Resulü” diye cevap verir.
Efendimiz ( Sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar;
“Ne mutlu size , ikiniz de Cennetliksiniz ve Allahü teâlâyı görenlerden olacaksınız.”
YAN YANA DEFNEDİLDİLER
Bunun üzerine Hazret-i Süheyb (Radıyallahu anh) derhal secdeye kapanır ve gözyaşlarıyla yalvarır;
“Ey Allah’ım ! Sen ki beni mağfiret ettin , bari günahlara bulaşmadan canımı da al…”
Mevlâ teâlâ kalpten yapılan bu yanık duayı kabul eder ve Hazret-i Süheyb( Radıyallahu anh) secdede vefat eder.
Mescitte bulunanlar ağlarlar. Muhbir-i Sâdık Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine “Size daha şaşılacak bir şey söyleyeyim mi?” diye buyururlar ve ardından devam ederler;
“ Şu anda Hifa da ruhunu Hakk’a teslim etti…”
Süheyb’le Hifa’nın namazlarını , âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulü’s-Sakaleyn Efendimiz kıldırırlar…
Sahabe-i Kirâm ikisini Cennet-ül Bâki’ye yan yana defnederler. Başuçlarına da küçük bir tahta koyarlar;
Birine “Şükredenlerden Süheyb” yazarlar…
Öbürüne ise “Sabredenlerden Hifa”…
Mekânları elbette cennettir…
Ruhlarına Fâtihâ..!

19 Ekim 2013 Cumartesi

GÖL OLMAK....


                                                   
Osmanlılar zamanında ihtiyar bir demirci, çırağının devamlı her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Ona kalıcı bir ders vermeyi düşünen usta, bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, ihtiyar güngörmüş demirçi ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, üşenmeden ihtiyar ustasının söylediğini yaptı ama içer içmez de yüzünü buruşturarak ağzındakileri tükürmeye başladı.
  
"Tadı nasıl?"
 diye soran ihtiyara öfkeyle:


"Berbat! çok acı..." diye cevap verdi.
  Güngörmüş tecrübeli demirci içinden gülerek çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
  

"Tadı nasıl?"
  

"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
  

"Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu ihtiyar demirci.
  

"Hayır" diye cevapladı çırağı.
  

Bunun üzerine güngörmüş ihtiyar demirci, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
  

"Hayattaki ıstıraplar, elemler, kederler şu gördüğün tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. İnsanı üzen dert, bela ve musibetlerin, ıstırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu insanı rahatsız eden ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Kederin, üzüntün, ıstırabın olduğunda yapman lazım gelen tek şey acı-ıstırap veren şeyle alakalı hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
  

"Rabbim kimseye taşıyamayacağı yük yüklememiştir. Biz o yükleri sızlana sızlana taşıdığımızdan hep ağır gelmiştir ve hep daha da sızlanmışızdır. Oysa ibretle baktığımızda şu fani dünyaya, neden dert ederiz ki?"
  

Allahü teala bizi, sizi ve bütün sevdiklerimizi sabırlı kullarından eylesin...

17 Mayıs 2013 Cuma

HAMALIN DUASI ...HAYIRLI CUMALAR...



Rızkını sırtında ağır yük taşıyarak kazanan hamalın biri namazlarında dâima:

— Yâ Rabbi, bana ne vereceksen hayırlısını ver, bir ekmek de olsa hayırlısından ihsan eyle, diye dua ediyor­muş.
Adamın hep aynı duayı tekrarlaması, yanındakilerin dikkatini çekmiş. Nihayet biri, bir gün sormadan edeme­miş:
 ... — Kardeşim, sen her namazdan sonra duada:
 " Yâ Rabbi, bana ne vereceksen hayırlısını ver, bir ek­mek de olsa yine hayırlısından ihsan eyle" diye yalvarıyorsun. Ekmeğin hayırsızı da mı olur ki?
 Hamal cevap vermiş:
 — Birader, benim başıma geleni bir bilsen sen de aynı duayı tekrarlamaktan kendini alamazsın. Yanındakiler iyice meraklanmışlar:
 — Neymiş başına gelen, anlat da biz de duyalım. Hamal, bakın, başıma ne geldi, diyerek başlamış anlatmaya:
 — Ben ekmeğini sırtındaki ağır yüklerin altında inle­yerek kazanan bir insanım. Bir gün yine bir yokuş yuka­rı sırtımda ağır yükle çıkarken fena halde yorulduğum­dan sırtımdaki yükü yere indirdim. Alnımdan damlayan terleri silerken içimden bir feryad koptu, dedim ki: "Hey yâ Rabbi, yediğim ekmeği bana ne kadar da zor veriyor­sun. Ne olur, bu bir ekmeği şöyle oturduğum yerden ka­zanmayı ihsan eylesen de, böyle kan ter içinde kalmasam.
 Tam bu dua ağzımdan çıkar çıkmaz, birden karşımda iki kişinin sille tokat dövüştüklerini gördüm. Dayanama­dım, aralarına girip ayırırken birinden yediğim bir yum­rukla yüzüm kan revan içinde kaldı, tşte o sırada gelen polisler, beni de kavgacılardan biri zannederek doğruca hapse attılar.
 Mahkemeye çıkıncaya kadar yattığım ha­piste her gün bana ekmek veriliyordu. Sırtüstü yattığım yerde ayağıma gelen bu ekmeği sıkıntı ve üzüntüden yi-yemiyordum. Kendi kendime diyordum ki, işte ne sırtın­da yük taşıyorsun, ne de alnından öyle soğuk terler akı­yor. Sana oturduğun yerde bedavadan gelen ekmek. Zevkle yesen ya.. Ne var ki, dısarda çalışarak alın teriyle kazandığım o ekmek, hapiste ayağıma gelen bu bedava ekmekten çok daha huzur verici ve lezzetliydi.
 O zaman anladım ki, ben yanlış dua etmişim. Oturduğum yerden bir ekmek ver demişim, ama hayırlısından ver dememi­şim. İşte o günden bu yana dualarımda isteğimi değiştir­dim. Rabbimden zahmetli de olsa hayırlısını, huzurlusu­nu vermesini niyaz ediyorum..

18 Haziran 2012 Pazartesi

FIKIH İLMİ Mİ YOKSA TEFSİR İLMİ Mİ?




Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Çünkü dinin temeli fıkıhtır. İbni Abidin hazretleri, (Fıkhı öğrenmek her Müslümana farz-ı ayndır) buyuruyor. (Redd-ül Muhtar)
Bu konudaki birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Dinin temel direği, fıkıhtır.) [Beyheki]
(İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr]
(Fıkh bilmeden ibadet eden, karanlık gecede bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]
(Âlimlerin en hayırlısı da fakihlerdir.) [İ. Maverdi]
(Allah, iyilik etmek istediği kulunu fakih yapar.) [Buharî]
Kur'an-ı kerimin mânasını yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış ve bildirmiştir. Tefsir, Resulullah efendimizin mübarek lisanından, Sahabe-i kirama ve onlardan Tâbiîne, Tebe-i tâbiîne ve böylece bize kadar sağlam kaynaklarla gelen bilgilerdir. 
Müfessir, kelam-ı ilahiden, murad-ı ilahiyi anlayan derin âlim demektir. İmam-ı Beydavi hazretleri bunlardan biridir. Bu tefsir kitaplarını da anlayabilmek için, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek gerekir. Ana ilimlerden biri, tefsir ilmidir. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir.
Türkiye’de ilk defa Kur'an tercümesini, Cihan Kitabevi sahibi Misak isimli Hristiyan bir Ermenibaşlatmıştır. Maksat dinimizi bozmaktır. İmam-ı Gazalî hazretleri, (Fâsık ve bid'at ehli, Kur'anın manasını anlayamaz) buyuruyor. (İhya) [Bid’at ehli, Ehl-i sünnet itikadında olmayan, mezhepsiz olan demektir.]
Tefsir, akla değil, nakle dayanır. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Peygamber efendimizden ve Eshab-ı kiramdan alarak yaptıkları tefsirlere aykırı tefsir yazan, küfre düşer. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur) buyuruldu. (Deylemi, Mektubat-ı Rabbanî 1/234)
Tefsir, murad-i ilahiyi anlamak demektir. Kendiliğinden verdiği mâna doğru olsa bile, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata olur. Verdiği mâna yanlışsa kâfir olur. (Berika)
Bir kimse, bir âyet-i kerimeyi tefsir ederken, açıklarken, yalnız kendi görüşüne, kendi aklına göre açıklama yaparsa kâfir olur. İşte bu sebepten dolayı, peygamberler hariç, insanların en üstünü olmasına rağmen, Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık, (Kur'an-ı kerimi kendi reyimle, kendi görüşümle tefsire kalkarsam, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?) buyurmuştur. (Şir’a)
Namaz kılacak kadar sûre ezberledikten sonra, fıkıh bilgilerinden farz-ı ayn olanları öğrenmeli. Çünkü lüzumlu fıkıh bilgisini öğrenmek farz-ı ayndır. Herkese, işine göre, lüzumlu olan farz-ı ayn olur. Fakat hepsini öğrenmek, Kur'anı ezberlemekten daha iyidir. (Redd-ül muhtar)
Ehl-i sünnet itikadı, farzlar, haramlar, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Âlimler, bu fıkhî hükümleri âyet ve hadislerden çıkarmışlardır. (Hadika s. 324)
İmam-ı Şa’ranî hazretleri de buyuruyor ki:
Namazların kaç rekât olduğunu, rükû ve secdede okunacak tesbihleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisabını, orucun ve haccın farzlarını, hukuk bilgilerini, Peygamber efendimizin açıklamaları olmadan Kur'an-ı kerimden anlamak mümkün değildir. İmran bin Hasinhazretleri, (Bize yalnız Kur'andan söyle!) diyen birine, (Ey ahmak, Kur'an-ı kerimden her şeyi anlamak mümkün mü? Mesela namazların kaç rekât olduğunu bulabilir miyiz?) buyurdu. Hazret-i Ömer de, (Farzlar seferde kaç rekât kılınır? Kur'anda bulamadık) diyenlere, "Allahü teâlâ bize Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Biz, Kur'an-ı kerimde bulamadıklarımızı, Resulullah’tan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekâtlık farzları, iki rekât olarak kılardı. Biz de öyle yaparız" buyurdu. (Mizan)
İslam’a, Kur'ana uymak, tefsir okumakla değil, ancak hak olan bir mezhebe uymakla olur. Bir kimse, Kur'andan, tefsirden anladığına uyarsa, İslam’a uymuş olmaz. Kur'an-ı kerimde her hüküm varsa da, bunları doğru olarak, ancak Resulullah efendimiz anlayıp açıklamıştır. Resulullah'a uymak farzdır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(De ki, “Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi olun!”) [Âl-i İmran 31]
(Ona tâbi olun ki, doğru yolu bulasınız.) [Araf 158]
Her Müslümanın dört hak mezhebden birine uyması gerekir. Uymayanın mülhid olacağını İmam-ı Rabbanî hazretleri Mebde ve Mead kitabında bildiriyor. Dört mezhebden birine uymayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılanın da sapık veya kâfir olacağı S. Ahmet Tahtavî hazretlerinin Dürr-ül-muhtar haşiyesinde yazılıdır. Abdülgani Nablusî hazretleri de, (Bugün dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir. Kur'an-ı kerimin mânasını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır) buyuruyor. (Hadika)
Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayıp, tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, günümüzde tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmek imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mâna anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğimizi düşünmeliyiz! Doğru yazılmış tefsirleri okuyanlar böyle felakete düşerse, dinde reformcuların tefsirlerini okuyanın hâlinin çok daha kötü olacağı aşikârdır.
O hâlde dinimizi doğru olarak yazılmış ilmihâllerden öğrenmek gerekir.

10 Haziran 2012 Pazar

YEMEK YEMENİN ADABI....




İnsanlar bu dünyaya sadece yemek içmek eğlenmek için gelmedi. Bizim başka vazifelerimiz ve üstün meziyetlerimiz var... 
İnsan ömrünü yatmakla geçiremez, hayvanlardan farklıyız ve farklı olduğumuzu bilmeliyiz. 
Ahmaklar yemek için yaşar. Akıllı ise yaşamak için yer... 
Tamam yenmeden yaşanmaz. Lakin geriye bir soru daha kalıyor: 
-Niçin yaşıyoruz? 
Bunun cevabını ancak bir mümin verebilir: “Rabbime itaat ve ibadet için!..” 
Cenab-ı Hak, hadis-i kudside buyuruyor ki: “Ey kullarım bütün her şeyi sizin için yarattım. Sizi de kendim için yarattım. (Yerde ve gökte ne varsa bize hizmet ediyor. Güneş bizim için doğuyor, batıyor. Bulutlar bizim için su topluyor. Toprak bizim için yeşeriyor. Hayvanlar bizim için otluyor. Ağaçlar bizim için çiçek açıyor, meyve veriyor.) Eğer sizin için yarattığım nimetler beni unutturuyorsa bunlar size nimet değil musibettir.” 
Güzel evlerde oturan, güzel arabalara binen, bir eli yağda bir eli balda yaşayanların kendilerine iyilik ettiği sanılıyor. Eğer ahretini de kazandıysa helal-i hoş olsun ama üç günlük dünyasını mamur, ahiretini berbat etmişse kendine kötülük yapıyor. 
Sonu ateş olan bir hayat ne kadar keyifli olabilir ki? 

YEMEĞİN FARZLARI 
Bir adam İbn-i Sirin hazretlerine gelir ve der ki: “Efendim bana ibadet adabını öğretir misiniz?” 
O da ona sorar: “Sen yemek yemenin adabını biliyor musun?” 
-Hayır. 
-Desene hayvanlar gibi yeyip içiyormuşsun. Sen önce yeme içme adabını öğren, daha sonra gel ben sana ibadet adabını öğretirim. 
Yemeğin iki farzı vardır: Birincisi helâl lokma, ikincisi bu nimetlerin bize Rabbimizden geldiğini bilmektir. 
Böyle düşünürsek yemeklerden bir başka zevk alırız. Şöyle ki; bir adam bize elma getirse, dese ki: “Bunu Vali Bey gönderdi.” Ne kadar seviniriz. O elmanın tadına doyulmaz. Vali Bey beni hatırlamış, elma yollamış deriz. 
Rabbimiz o elmayı bizim için yaratmış ve göndermiştir. 
Abdullah ibn-i Abbas buyuruyor ki: “İnsanlar rızıklarından niye bu kadar endişe eder? Halbuki hiçbir meyve yoktur ki daha çiçek halindeyken kime kısmet olacağı üzerine yazılı olmasın. Hiçbir balık yoktur ki sırtında kime kısmet olacağı yazılı olmasın!..” 
Yemeğin sünnetlerine gelelim... Önce elimizi yıkayacağız, malum paralar, kapı kolları, klavyeler felaket mikrop barındırıyor. Bunlardan arınmalıyız... 
Sofraya edebli oturacağız. İbadet niyetiyle yiyeceğiz: “Ya Rabbi bu gücü, kuvveti çoluk çocuğuma helal rızk kazanmak için harcayacak ve sana ibadette kullanacağım.” 
Az yiyiceğiz, doymadan kalkacağız. Hastalıkların anası soğuktur, babası da çok yemek... Çok yiyenin midesi, bağırsağı, kalbi, ciğeri daha fazla çalışır, çabuk yıpranır... 

YAVAŞÇA SAKİNCE... 
Lokmalarımızı iyi çiğneyecek, acele etmeyeceğiz. Bir lokma bitmeden öbürüne uzanmayacağız. Peş peşe yemek sıhhatimize de zararlı. 
Elimizle yersek (ki sünnettir) üç parmakla yiyeceğiz. İki el gerekmiyorsa sağ el ile yiyeceğiz... 
Suyu üç nefeste içeceğiz. Her nefese besmele ile başlayacak, sonunda hamd edeceğiz. Bu su acı ve tuzlu da olabilirdi, kıymetini bileceğiz. 
Ortaya konan çorbayı ya da pilavı önümüzden yiyeceğiz çünkü her tarafı bir. Ama farklı şeyler varsa başka taraftan da alabiliriz. Mesela meyve tabağı geldi, istediğini seçebilirsin . 
Efendimiz hiçbir taam hakkında menfi konuşmadı. Yok bu tuzluymuş, bu az pişmiş, asla zemmetmeyeceğiz! 
Çok sıcak ve çok soğuk yemeyeceğiz. Sıcak ise üflemeyeceğiz... Hurma zeytin gibi taneli şeylerin tek olmasına dikkat edeceğiz... Tuzla başlayacağız, tuz bulamazsak ekmek içindeki tuza da niyet edebiliriz... Önümüze bakacağız, başkasının lokması ile ilgilenmeyeceğiz... Misafire çok ısrar etmeyeceğiz. 
Ve elbette sonunda Rabbimize hamd edeceğiz, şükredeceğiz... 


M.SAİD ARVAS.

31 Mayıs 2012 Perşembe

CENNETTE EVLİLİK VARMIDIR 2?


Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Rabbine itaat edip, kocasının hakkını ödeyen, ona hıyanet etmeyen kadınla şehit arasında, bir derece fark kalır. Kocası güzel ahlaklı bir mümin ise, onun kocası olur. Kocası uygun birisi değilse, Cennette Allahü teâlâ onu bir şehitle evlendirir.)[Taberani]

(Şehit, Cennette bir huri ile evlendirilir.)
 [İ. Ahmed]

(Cennet kızlarından biri dünyaya gelse, yerle gök arası güzel koku ile dolar ve ikisinin arasını aydınlatırdı.)
 [Buhari, Müslim]

Çocuk veya bekâr olarak ölenler de Cennette evlenecektir. Herkes aynı yaşta olacaktır.

Hangisiyle beraber olacak?
Sual: 
Cennette herkes eşi ile beraber olmayacak mıdır? Bir de iki evlenen kadının durumu nasıl olacak? İlk kocasını veya ikinci kocasını daha çok seviyorsa, kadına tercih hakkı yok mudur?
CEVAPİkisi de Cennetlik olursa herkes genelde eşi ile olacaktır. Ümm-i Habibe validemiz, kocası öldükten sonra, birisi ile evlenen, ondan da ayrılıp başka bir erkekle evlenen kadın, ahirette bu üç kişiden hangisi ile evlenecek diye bir suali sorunca, Resulullah efendimiz (Böyle bir kadın, serbesttir. Hangi kocası güzel huylu ise ahirette onunla olur. Güzel ahlak sahibi olan, dünya ve ahiret iyiliğine kavuşur)buyurdu. Demek ki, kadın, üç kişiden hangisini daha çok seviyorsa, onunla beraber olur. Üçünü de istemiyorsa, hiçbirisi ile beraber olmaz. Cennette üzüntü yoktur. Çocuk veya bekâr olarak ölenler de Cennette evlenecektir. Herkes aynı yaşta olacaktır.

dinimizislam.com

30 Mayıs 2012 Çarşamba

CENNETTE EVLİLİK VARMIDIR?


Evet, vardır, ama nasıl olduğu belli değildir. Çünkü orada nefs yoktur. İslam âlimleri buyuruyor ki: 
Dünyada olan şeyler birer görüntüdür. Her görüntünün bir de aslı olur. Asıl olmadan görüntü meydana gelmez. Dünyadaki şeylerin hepsinin asılları, gerçekleri Cennette vardır.

Cennette nefis yoktur. Nefis olmayınca günah işlemek de yoktur. Haremlik selamlık yoktur.

Bir kimse rüyada çeşitli meyveler yese, uyanınca bunun gerçek olmadığını anlar. Cennete giden insan da, dünyadaki şeyleri böyle hayal gibi görür, hakiki şeylere kavuşur. Dünyadaki şeyler, Cennettekilerin gölgesi, sureti gibidir. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. Ölüp ahirete gidince dünyadakiler, rüyada görülenler gibi olacaktır. Bir hadis-i şerif meali:
(Cennet nimetleriyle, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki]

İki günü aynı olan ziyandadır buyuruluyor. Ahirette de her gün nimetler artacaktır. Her gün aynı şeylerden farklı ve daha fazla zevkler alınacaktır. Yine her gün farklı şeylerle, farklı nimetlerle karşılaşılacaktır. Allahü teâlânın gücünden şüphe edilmez. İnsan, bilmediği şeyleri, bildiği ile mukayese etmeye çalışıyor. Hâlbuki bilinmeyen şey, bilinen şeye kıyas edilmez. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Dünya, ana rahmine göre Cennet, Cennete göre ise çöplük gibidir.) [M.Name]

Çöplükle Cennet mukayese edilir mi? Ana rahmindeki bir çocuğun, nasıl ki, dünyaya gelip, çeşitli olaylara karşılaşacağını bilmesi mümkün değilse, Cennete gidecek müminin de, orada kavuşacağı nimetleri bilmesi mümkün değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennette işitilmeyen ve hayal bile edilemeyen nimetler vardır.)[Müslim]

Evliliğin de hakikisi orda olacaktır. Herkese eşi, çok güzel görünecektir. Benim eşimden daha güzeli, daha yakışıklısı yok diyecektir. Orada diğer zevkler gibi, evlilik zevkleri her gün artacaktır. Sonsuza kadar böyledir. Cennette evliliğin olacağı âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle sabittir. Kur’an-ı kerimde iyilere verilecek nimetler bildirilirken mealen buyuruluyor ki:

(Bunun yanı sıra biz onları, sürmeli gözlü 
[ceylan gözlü] hurilerle evlendiririz.) [Duhan 54]

(Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yarattık; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini aynı yaşta kıldık.)
 [Vakıa 35-38]

(İçlerinde huyu güzel, yüzü güzel kızlar vardır.)
 [Rahman 70]

(Takva sahipleri için bahçeler, üzüm bağları, tomurcuk göğüslü aynı yaşta kızlar, içecek dolu kâseler vardır.)
 [Nebe 31-34]

(Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır. Onlar, gün yüzü görmemiş bembeyaz yumurta gibidir.)
 [Saffat 48-49]
dinimizislam.com

29 Mayıs 2012 Salı

MÜSLÜMAN İÇİN ZOR ASIRLAR..



Kıyamet yarın kopacak, öbür gün kopacak diye tarih verenlere itibar etmemelidir. Çünkü dünyada Müslüman bulunduğu müddetçe kıyamet kopmayacaktır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: 
(Allah diyen bir kimse kaldığı müddetçe kıyamet kopmaz.) [Müslim]

Ama kıyamet yaklaştıkça Müslümanlar çok garip olacak, çok zulüm görecek, çok sıkıntı çekecek, dinini rahatça yaşaması çok zor olacaktır. Bir hadis-i şerifte, (Bir zaman gelir, sünnet unutulur, bid'atler meydana çıkar. Sünnete uyanlar garip olur, yalnız kalır. Bid'atlere uyan ise, kendilerine çok arkadaş, yardımcı bulur) buyuruldu. O zamandaki Müslümanların nasıl yaşayacağı sorulduğunda, (Sudaki tuz, sirke içindeki kurt gibi) buyuruldu. Dinlerini nasıl koruyacağı sorulduğunda, (Avuçtaki ateş koru gibi. Bırakırsa söner, tutarsa elini yakar) buyuruldu. (Şir’a)
Bir hadis-i şerif de şöyledir: 
(Öyle bir zaman gelecek ki, sünnetime tutunmak, avucuna ateş almak gibi olacaktır.) [Hâkim]

Müslümanlar, bütün dünyada garip olacaktır. Bir hadis-i şerif şöyledir: 
(İslam dini, garip olarak başladı, sonu da garip olacaktır.) [Müslim, Tirmizi] 

Garip olmasının sebebi ise, insanlar gittikçe bozulmaktadır. Bir hadis-i şerif de şöyledir: 
(En iyi, en hayırlı insanlar benim asrımda bulunan Müslümanlar [Eshab-ı kiram]dır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler [Tabiin] dir. Onlardan sonra da en iyiler onlardan sonra gelenler [Tebe-i tabiin] dir. Onlardan sonra gelenlerde yalanlar yayılır. Bunların sözlerine, işlerine inanmayınız.) [Buhari]

Her biri bir mucizeyi bildiren bu hadis-i şerifler gösteriyor ki, günümüzdeki insanların sözlerine ve işlerine ihtiyatla yaklaşmak lazımdır. Kendi sözlerine değil, eski âlimlerden bildirdiklerine itimat etmelidir. Şayet eski âlimler kötülenirse asla itibar etmemelidir. Yine bir mucizeye bildiren hadis-i şerifte buyuruluyor ki: 
(Ahir zamanda sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.)[Asakir]

Peygamber efendimiz o zaman ne yapılacağını da bildirmiştir:
(Bu ümmetin son zamanlarında gelenler, önceki âlimleri kötülediği zaman, ilmini gizleyen, Allah’ın indirdiği Kur’anı gizlemiş olur.) [İbni Mace, İbni Adiy, İbni Asakir]

Kıyamet alametini bildiren hadis-i şeriflerden bazıları da şöyledir:
(Haine itimat edilir, emine ihanet edilir.) [Haraiti]
(Hadisi bırak, Kur’ana bak diyerek beni yalanlayanlar çıkar.) [Ebu Ya’la]

(Kur’andan başka delil kabul etmem diyenler çıkar.) 
[Ebu Davud]
(Doğru söyleyenler yalanlanır, yalancılar kabul görür.) [İ.Ahmed] 

(Gençler, çocuklar âmir olur.) 
[Hakim]
(Camilerde binden fazla kişi namaz kılar, içlerinde bir mümin bulunmaz.) [Deylemi]

(Camiler ve hafızlar çoğalır, ama, hakiki âlim hiç bulunmaz.) 
[Ebu Nuaym]
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]

(İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva verir, insanları doğru yoldan saptırırlar.) 
[Buhari]

(İşler ehli olmayana verildiği zaman, kıyameti bekleyin.) 
[Buhari]

(Kıyamet kopmadan önce deccal çıkar, deccalden önce de 30 veya daha fazla yalancı deccaller gelir.) 
Bu yalancıların alametleri sorulduğunda buyuruldu ki: (Yeni âdetler çıkarıp dininizi değiştirenler çıkar, bunlardan sakının ve onlara düşman olun.) [Taberani]

(Hakkın peşinde olmak, garip ve yalnız kalmak demektir.) 
[İbni Asakir]
(Kötülerin arasında kalan salih kimse gariptir.) [Deylemi]

29 Nisan 2012 Pazar

DELİNİN BİRİ...


DELİNİN biri camiye girer,belli ki namaz kılacak.
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır..
... Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider..

Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar..
Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..
Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar..
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile..
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..

İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:

“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın?
Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”

Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar

“Âdetiniz böyle değil mi?”

“Ne âdeti?!” der Hoca..

Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..

Der ki meczub bu kez:

“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!

Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..

“Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..

Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..

Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..

Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”

Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;

“ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.

O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!

Aynen doğrudur dedikleri çünkü;
Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,
kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını,
biri onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
Biri açtır aklında yiyeceği tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın,
diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..

O da der ki:
“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!

Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

“Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet.."

19 Nisan 2012 Perşembe

KUŞLAR NE DİYOR?...


İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder. Bazı kuşlar öterken derler ki:

Tavus kuşu: Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın.
Hüdhüd: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. 
Göçeğen: Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyin! 
Kaya kuşu: Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir. 
Kırlangıç: Ne yaparsanız, onu bulursunuz. 
Güvercin: Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim. 
Kumru: Sübhâne Rabbiyyel-a’lâ. 
Karga: Allahü teâlâ her şeyi helak edecektir. 
Kustat kuşu: Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur. 
Papağan: Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun! 
Doğan: Sübhâne Rabbî ve bihamdihî.

Bu kuşların ötüşleri, konuşmaları, yalnız bu sözlere ve mânâlara mahsus değildir. Neml suresinde, karınca ve hüdhüdün konuşmalarının bildirilmesinden, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları anlaşılmaktadır. Kuşların, diğer vahşi hayvanların sesleri ve kâinattaki hareketlerin hepsi, Allahü teâlânın, peygamberlerine ve evliyasına hitabıdır. Evliya, bu ses ve hareketleri, makamlarına ve derecelerine göre anlar, çünkü peygamberler, kuşların ve diğer hayvanların dillerini bilirler. Evliya-yı kiramsa, onların dillerini aynen bilemez. Sadece, onların seslerinden kendi hâllerine ait olan hususları, Allahü teâlânın kalblerine ilham etmesiyle bilirler. (Ruh-ul-Beyan, Peyg. Tarihi Ans.)

18 Nisan 2012 Çarşamba

SÖYLENMESİ CAİZ OLMAYAN SÖZLER 2...


16- (Allah unutmadı) demek edepsizlik olur. Sanki böyle demekle unuttuğu zaman da olabilir anlamı çıkmaması için böyle söylememeli.

17-
 (Allah yarattı demem döverim, almadan vermek Allah’a mahsus) gibi sözler küfür olmaz, ancak, Allahü teâlânın ismini, gereksiz yere kullanmak hürmetsizlik olur. Lüzumsuz yere yemin gibidir.

18-
 Şerefsizim ki doğru söylüyorum demek caiz değildir. Müslüman böyle söylemez. 

19-
 (Anam avradım olsun) demek küfür olmaz. Ama Müslümana böyle söylemek yakışmaz. 

20-
 Kalbin çalışmasına Allah’ın mucizesi denmez. Allah’ın kudreti, hikmeti demelidir. 

21- 
İlah yerine "Ey rahmeti bol padişah" demek, ibadet olmayan yerlerde caizdir.

22-
 Eskimiş Kur'an demek caiz değildir. Eski Mushaf olur ama, eski Kur'an olmaz. Kur’an, Allah kelamı demektir. Kur'an-ı kerimin kağıtlara yazılmış şekline Mushaf denir. Bunun gibi, büyük Kur'an, küçük Kur'an demek de caiz olmaz.

23-
 Kur'an için antivirüs programı, Resulullah için yürüyen Kur'an, Savaş Peygamberi, Allah için mimar, sanatçı diyenler var. Böyle söylemek caiz değildir. Çünkü Allahü teâlânın isimleri, tevkîfîdir, yani dinin sahibinin bildirmesine mevkuftur, bağlıdır. İslamiyet’in söylediği ismi söylemelidir. İslamiyet’in bildirmediği isim söylenemez. Ne kadar iyi, güzel isim olsa da, söylenmez. Dinde bid’at çıkarılmamalı. Diğerleri de böyledir. Allah Resulüne, Allah kelamına saygı göstermeli, yabancıların tuzaklarına düşüp de Müslüman olarak böyle şeyler söylememeli.

24- 
Bazıları, “Domuz oğlu domuz, domuz gibi bakıyorsun. Eşek oğlu eşek demek küfürdür, çünkü böyle söyleyince Hazret-i Âdem'e kadar gider. Böyle söyleyenin iman ve nikahını tazelemesi gerekir” diyorlar. Bunlar doğru değildir. Hazret-i Âdem'e kadar gitmez. Böyle söylemek uygun değilse de, küfür olmaz. Müslüman böyle sözler söylemez.

25-
 (Anladıysam Arap olayım) demek uygun değildir. Niyeti, Arabı, Peygamber efendimizi kötülemek ise küfür olur.

26-
 (Allah bana kulum demesin) diyerek yemin etmek caiz değildir, çok tehlikelidir.

27-
 Allah’a akıl sahibi demek caiz değildir, akıl mahluktur. Allahü teâlâ aklın yaratıcısıdır.

28-
 Eskiden mürşid-i kâmiller vardı, ama dünya işlerinden anlamazlardı demek caiz değildir. Onlar ahiret işleri gibi, dünya işlerini de bilirlerdi. Bazı kimseler de evliya ayrı, âlim ayrı diyorlar. Yani evliya ilimden anlamaz diyorlar. Evliya haramdan, mekruhtan kaçan salih kimsedir. İlim olmadan haramdan, bid'atlerden nasıl kaçılır ki? 

29-
 İnsanlar için, (Beni ihya etti, beni ihya ettiniz) demek caiz değildir. İhya etmek kelimesi, canlandırmak, can vermek, diriltmek anlamındadır. Bu anlamda kullanılması uygun değildir. 

30-
 Allah insanı veya şu çocuğu özenerek yaratmış demek caiz değildir. Allahü teâlâyı acizlikle suçlamak olur. Allah bir şeye "Ol" dedi mi hemen oluverir. O şeyi yaratmak için zahmet çekmez, yorulmaz. Yaratıcı, yaratılanla mukayese edilmez. İnsanı veya güzel çocuğu yaratmak için çok gayret gösteriyor, hayvan veya çirkin çocuk için özenmeye lüzum görmüyor demek olur ki, böyle sözler insanı imandan çıkarır. (Hadika)